Bir anlatı savaşı ve anlaşılma meselesi: Michael aslında hiç gitmedi
Şöhretleri her ne kadar öz be öz katilleri olsa da; parçalı, çelişkili ve gizemli duruşları onları bu katillerin kollarına adım adım iter. Bu yolu da bazen bile isteye, bazense körü körüne yürürler. Çoğu çocuk yaşta atlar bu denize, çoğu da hiç fark etmeksizin düşer.
Özge Ç. Denizci

Michael Jackson üzerinden konuşacaksak, önce bir ayrımı netleştirmemiz gerekiyor. Bazı insanları anlamak da anlatmak da o kadar kolay değildir; üstelik onlar hakkında ne yazılırsa yazılsın —bu metin dahil— her zaman bir şey eksik kalır.Ama buradan hemen şu sonuç çıkmasın: Bu yazı, ona olan sevgimi suistimal eden bir ajitasyon metnine dönüşecek ya da peşine provokatif cümleler eklenmiş bir savunma yazısı olacak değil.
Elbette Michael Jackson benim kırmızı çizgim, yumuşak karnım. Çünkü benim yaşımda olan pek çok insan için o, yalnızca bir sanatçı değil, çocukluğumuzun en yakın arkadaşlarından biriydi. Hikâyeleriyle, klipleriyle ve neredeyse tüm şarkılarıyla hayal gücümüze yeni katmanlar ekleyen bir figürdü.
Fantezi dünyamızı ya genişletti ya da bizi kendi kurduğu dünyanın içine aldı. Hangisinin olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Ama belki de mesele hiçbir zaman bunu kesin olarak bilmek değildir. Çünkü Michael Jackson gibi figürler, tek bir yerden okunmaz. Onlar ne yalnızca müzikle, ne yalnızca sahneyle, ne de yalnızca hayat hikâyeleriyle açıklanabilir. Parçalıdırlar, çelişkilidirler ve çoğu tam da istedikleri ya da yaratmak istedikleri gibi gizemlidirler.
Şöhretleri her ne kadar öz be öz katilleri olsa da; parçalı, çelişkili ve gizemli duruşları onları bu katillerin kollarına adım adım iter. Bu yolu da bazen bile isteye, bazense körü körüne yürürler. Çoğu çocuk yaşta atlar bu denize, çoğu da hiç fark etmeksizin düşer.
Kötü yol, iyi yol diye bir şey yoktur; bundan sonrası “duruştur”, “tavırdır” ve hatta “üslup”tur çoğu zaman... İçinde olunmadıktan sonra anlaşılması güç bir dünyayı tasvir etmeye anca çabalarız biz müzik yazarları da. Bazen atar tutar, bazen de övgü ile yerginin dozunu kaçırırız.
Michael hakkında yazmak istediklerim, yazabileceklerim o kadar çok ki... Adını duyduğumda bile gözümün önünde canlanan fantastik dünyanın esiri oluveriyorum ve tam da bu sebeple yazmak ve anlatmak istediklerim yetersiz kalacağından vitesi düşürüp frene basmadan yavaşlamayı tercih ediyorum. Herbir şarkısını tek tek okumak gerektiğini, her şarkısında hem tınısal hem de söz anlamından birçok katman bulunduğunu ve o katmanların içine saklanmış gizemler olduğunu da düşünüyorum. Michael’ı anlamaya çalışmak en karmaşık labirentten çıkmaya benziyor.
Bu sebeple aslında onun hakkında yazılmış, anlatılmış ve beyaz perdeye aktarılmış herhangi bir şeyi eleştirmenin de yersiz olduğunu düşünüyorum. Evet, aynen, hem de bu kadar çok eleştiri yapmış ve bunca kelimeyi cümleyi ard arda dizmişken. Çünkü başta da dediğimiz gibi “çelişki”...
Türler arası geçirgenlik...
Onun katman katman olan, türler arası geçirgen müziğini, müziğin danstaki yansımalarını ve estetik esnekliğini konuşmayı, hayatını konuşmaktan daha değerli buluyorum. Pek çok protest müzikten çok daha politik sözler yazıp klipler çekmiş olması, tüm canlıların eşit olduğunu yüksek perdeden defalarca söylemesi, “We Are the World”de neredeyse beş bilinmeyenli bir denklemi bir araya getirmesi —birbirinden iyi müzisyenleri aynı anda buluşturması— ve bunu da salt kendisini ortaya koymadan yapmış olması çok daha kıymetli.
Üstelik bu üretim biçimi, çoğu zaman anlatıldığı gibi tek başına ortaya çıkan bir “deha” hikâyesinden ibaret değil. Erken dönemde onun içindeki henüz açığa çıkmamış katmanları fark eden ve o potansiyeli yönlendiren bir üretim ortaklığı da bu yapının bir parçası. Quincy Jones’un Michael Jackson’da “kimsenin duymadığı şeyleri” gördüğünü söylemesi, bu yükselişin yalnızca doğal değil, aynı zamanda yönlendirilmiş bir açılma olduğunu da düşündürüyor.
Müzisyenlerin etrafında oluşmuş anlatıları, o anlatıların nasıl üretildiğini ve nasıl dolaşıma sokulduğunu da anlamaya çalışır, bir de aktarmak için çabalarız. Çünkü onların hikâyeleri hiçbir zaman yalnızca kendilerine ait değildir.
Tıpkı Michael Jackson’da olduğu gibi...
“Michael” filmini anlamak mı?
Ezbere bildiğim bir hayat anlatısı olarak izledim “Michael” filmini. Film üzerine yazılanları dikkatlice okumayı da ihmal etmedim. Okuduğum hemen her eleştirmene cevaplar yazdım kendimce...
Bazen tek kelime. Bazen bir itiraz. Bazen de doğrudan bir soru: Gerçekten anlamaya mı çalışıldı?
Bu noktada yönetmen meselesini de ayrı bir yere koymak gerekiyor. Çünkü bu film, ister istemez başka biyografik anlatılarla birlikte okunuyor. Yakın dönemde izlediğimiz üç ayrı biyografi filmi —her biri farklı bir figürü, farklı bir yöntemle ele alan— bize şunu açıkça gösterdi: mesele yalnızca neyin anlatıldığı değil, neyin nasıl seçildiği, neyin özellikle dışarıda bırakıldığı ve o boşlukların nasıl kurulduğu. Bazı filmler karakterin kırılmalarını merkeze alarak ilerlerken, bazıları doğrudan mitin kendisini yeniden üretmeyi tercih ediyor; bazıları ise anlatının parçalı yapısını görünür kılmaya çalışıyor. “Michael” filmi ise bu üç yaklaşım arasında gidip gelen, yer yer geri çekilen, yer yer kontrolü elinde tutmaya çalışan bir pozisyonda duruyor. Bu da onu ne tamamen açıklayan ne de tamamen gizleyen bir anlatıya dönüştürüyor.
Filme daha derin bakış
Daha da başkalaştırarak soracak olursam: “Derdi anlaşılmak olan bir ikonu ve ikon hakkında yapılan filmi hiç mi anlamaya gayret etmediniz?”, “Eleştirmek görece daha mı kolay geldi?”, yoksa “Sistem mi sizin bunu yapmanızı teşvik ediyor?” gibi sorular döndü içimde.
Film eleştirmeni Owen Gleiberman filmi “orta yol bir biyopik” olarak gördüğünü yazmış örneğin. Film orta yol mu gerçekten, Michael Jackson gibi bir figürü “orta yol” bir yerden okumak mümkün olabilir mi? Bu adamın kurduğu dünya ya aşırıdır ya hiçtir. Ya içine girersin ya dışarıda kalırsın. Ortası yoktur, bencileyin. Ortadan bakanın ise bir şey görme ihtimali zayıftır. Diğer bir deyişle, onun yarattığı dünyanın doğasını baştan ıskalamak...
Bir başka film eleştirmeni Robert Daniels, filmi hikâyesiz buluyor, hikâyenin filmin içinde arandığını vurguluyor. Oysa Michael bir hikâye değil; bir durum, bir atmosfer ve en önemlisi de hafıza... Hem de sadece tek bir hafıza demenin eksik kalacağı bir hafıza.

Yine bir başka film eleştirmeni Kate Erbland filmi “parlak ama eksik” olarak tanımlıyor; bu cümle ilk bakışta kulağa doğru gibi geliyor çünkü gerçekten de film yüzeyde oldukça kontrollü, oldukça temiz ve hatta yer yer fazla pürüzsüz ilerliyor, ama burada mesele bu eksikliğin ne olduğu sorusu ve bu soru çoğu eleştiride olması gerektiği kadar derinleştirilmiyor. Eksik, evet. Ama ne eksik?
Gerçekten eksik olan şey, sürekli işaret edilen o başlıklar mı; yani skandallar, dava süreçleri, magazinel ağırlığı yüksek kırılma anları mı, yoksa çok daha temel, çok daha yapısal ve çok daha erken bir kırılma mı gözden kaçırılıyor?
Çünkü bana kalırsa bu hikâyede eksik olan şey, baba Joseph Jackson ile kurulan ilişkinin derinliği ve bu ilişkinin yalnızca “sert bir baba figürü” olarak değil, doğrudan bir sistem, bir yapı ve bir organizasyon olarak ele alınmaması. Burada klasik anlamda bir baba-oğul ilişkisinden söz etmek zaten başlı başına problemli. Çünkü bu ilişkinin içinde “baba” kelimesi, bildiğimiz anlamıyla, duygusal bir karşılığı olan bir kavram olarak işlemiyor. Çünkü zaten Joseph Jackson kendisini hiçbir zaman baba olarak değil, daha çok kurucu ve yönetici bir figür olarak konumlandırıyor gibi görünüyor. Belki de küçük oğlu Michael da ta başından beri bir şey gördüğü için kendi adını Michael’ın adının yanına iliştiriyor. Michael Joseph Jackson.
Belki de bu yüzden filmde “Artık bunu da gözlerine sokmayalım, meşrulaştırmayalım” denilen babasının daha da şiddetli olan işkence sahnelerine yer verilmiyor.
Burada miras dediğimiz şey, sevgiyle, korunmayla ya da aktarım yoluyla kurulan bir bağ değil; daha çok gölge gibi işleyen, sürekli var olan ama hiçbir zaman tam olarak sahiplenilemeyen bir alan. Ve o gölge, filmde yalnızca yüzeyiyle var. Sertlik var, disiplin var, ama o disiplinin nasıl bir sistem kurduğuna, o sistemin bir çocuğun zihninde ve bedeninde nasıl bir yapı oluşturduğuna dair derinleşme yok. Bir çocuğun sahneye çıkması değil, bir çocuğun sahneye çıkarılması. Bir yeteneğin keşfedilmesi değil, bir yeteneğin sistematik olarak yönlendirilmesi. Ve bu fark, Michael Jackson’ı anlamak için belki de en kritik eşik.
Eleştiriler de oraya bakmıyor ya da bakmamayı tercih ediyor.
Koruması ve şoförü Bill ve hayatının oldukça önemli bir parçası olan Quincy Jones, Michael için güçlü otorite ve yönlendirici figürler olarak düşünülebilir.
Bu yönlendirme yalnızca kişisel değil, aynı zamanda üretimsel bir düzlemde de gerçekleşir. Şarkı seçimlerinden genel yönelime kadar pek çok noktada belirleyici olan prodüktör yaklaşımı ile Michael Jackson’ın giderek artan kontrol arzusu arasında zamanla bir gerilim hattı oluşur.
Bir diğer eleştirmen Jake Coyle filmi “fantastik” buluyor. Filmin fantastik olması bir yana fantezi dünyasının içinde yaşayan bir adam Michael Jackson. Evinin adı Neverland... Filmde gördüğümüz Peter Pan, Oz Büyücüsü, Charlie Chaplin, Michael’ın neredeyse yol arkadaşları, hem de abartısız. Böyle bir dünyası olan kişiyi realist bir biyografiyle anlatmak ise imkânsız değil midir?
Diğer eleştirmenler filmin yer yer reklam koktuğunu söylüyor. Dünyanın neresine giderseniz gidin —yazılarımda abartmak pek yaptığım bir şey olmadığından burada da abartmadan söylüyorum ki— herkes en az bir kez Michael Jackson’ın adını duymuştur. Sizce mesele gerçekten reklam mı, yoksa anlatının kontrolü mü?
“Ruhu yakalamış ama kronoloji sorunlu.” diyen eleştirmenler belki de en haklı olanlar. Çünkü mesele kronoloji değil. Mesele ruh. Ve ruh… zaman çizelgesiyle anlatılmaz. Yine de sanki ilk albümü Off the Wall’mış gibi bir esinti beni de rahatsız etmedi değil. Sanki o şöhret basamakları tek bir albümle hemencecik olmuş gibi verilmiş.
Oysa bu yükseliş, çoğu zaman anlatıldığı gibi tek bir sıçrama değil; yoğun bir üretim süreci, sert eleme mekanizmaları ve yüzlerce seçenek arasından yapılan bilinçli tercihlerle şekillenen bir yapı.
Bir diğer haklı eleştiri ise filmin bazı şeyleri anlatmadığı yönünde. Evet, anlatmıyor. Kız kardeşi Janet Jackson, kızı Paris Jackson ve en yakınında duran isimlerden Diana Ross’un projeye mesafeli durduğu biliniyor. Bu sebeple bazı anlatı hatlarının filmde yer almaması şaşırtıcı değil.
Ancak burada biyografik eksiklik olarak bahsedilen şey elbette ki bu anlattıklarım değil, onun çocuk istismarı meselesi. Michael Jackson, 2005 yılında görülen davada tüm suçlamalardan beraat etmiştir. Ancak bu durum, tartışmaların tamamen sona erdiği anlamına gelmemektedir.
MTV’de klibi yayınlanan ilk siyah olması yerine, MTV’de yoğun rotasyona giren ilk siyah sanatçılardan biri olması, müzik endüstrisinde önemli bir kırılma noktası olarak değerlendirilebilir.
Bu kırılma yalnızca görünürlükle sınırlı değildir; müzik videosunun bir tanıtım aracından çıkıp başlı başına bir anlatı formuna dönüşmesi de bu dönemde gerçekleşir.
Jeffrey Epstein’ın organize suç şebekesi ve özel adasındaki skandalların tüm boyutlarıyla dünya kamuoyuna yansıması ve hukuki dosyaların açılması ise Jackson’ın ölümünden çok sonra gerçekleşmiştir. Özetle; bu iddialar Michael Jackson hayranları ve çeşitli sosyal medya hesapları tarafından üretilmiş bir internet şehir efsanesidir. Jackson’ın ne bu suçlara ortak olduğunu ne de bu suçları engelleyen bir figür olduğunu gösteren herhangi bir resmi bulgu yoktur.
Ve belki de bu yüzden, Michael Jackson üzerine yazılan her metin —bu metin de dahil— tamamlanmış bir anlatı değil, ancak bir yaklaşma denemesi olarak kalıyor. Çünkü onu anlamak, tek bir doğruya ulaşmakla ilgili değil; aksine, çelişkileriyle birlikte var olan bir yapıyı kabul etmekle ilgili.
Dedikodular bitmez. Hiçbir zaman da bitmeyecek.
Ama geriye kalan bunlar değil.
Geriye kalan, türler arasında dolaşan bir müzik dili, sesiyle olduğu kadar bedeniyle de anlatı kurabilen bir sahne zekâsı, müziği yalnızca duyulan bir şey olmaktan çıkarıp görülen ve hissedilen bir yapıya dönüştüren bir yaklaşım.
Geriye kalan, her şarkının içine yerleştirilmiş katmanlar, her tınıya gizlenmiş bir fikir, her performansın içinde kurulan ayrı bir dünya.
Ve belki de en önemlisi, bir insanın kurduğu dünyanın, o insanın kendisinden çok daha uzun süre yaşayabildiğini göstermesi.


Yorumlar